Muzaffer Buyrukçu’nun 17. Ölüm Yıl Dönümü Anısına…

“Müthiş yoksulduk. Sefalet içinde yüzüyorduk. Ben okuldan çıktıktan sonra sefertaslarını alıyor, Azak sinemasının karşısındaki Tıp Öğrenci Yurduna gidiyor, babamın doldurduğu yemekleri eve getiriyordum. Ama yetmiyordu. Altı çocuğa, ekmek, yemek dayanır mıydı? Giysilerimiz, konu komşunun, akrabamızın verdiği eski giysilerdi. Ayağıma bir ayakkabı alınana kadar okula takunyayla gidip geldim. Açtım.”

Bu satırların yazarı 28 Ağustos 2006’da toprağa verilmiş. Ne zaman öldüğü kesin değil. Bugün 24 Ağustos 2023. Salâh Birsel’in ‘Hacivat Günlüğü’ kitabını okuyorum. 1972-1975 arasındaki günlüklerini yazdığı “Kuşları Örtünmek” bölümünde bir cümleye takıldım. 

Salâh Birsel, Cemal Süreya, Ali Püsküllüoğlu ve Haluk Aker bir akşamüstü Bade’de oturup laflamışlar… Cemal Süreya, Muzaffer Buyrukçu’nun ayakkabılarını hep karısına bağlattığını anlatmış. Elinden hiçbir iş gelmezmiş Buyrukçu’nun.

Muzaffer Buyrukçu’yu ‘Yüzün Yarısı Gece’ adlı öykü kitabıyla tanıdım. Farklı bir dili vardı. Daha sonra ‘Gece Bitmedi’ romanını okudum. Bazı kitaplarını da edinmiştim ama onların hiçbirine el bile sürmediğimi hatırladım.

Merak bu ya, bir insanın ayakkabısını bağlayamayacak denli elinden iş gelmemesi nasıl olur? Özürlü olmadığını biliyordum. Bir konakta el bebe gül bebe büyütülmüş de ayakkabısını bağlamaya alıştırılmamış, sonra da bu işi yapmaya üşeniyor olmalı diye düşündüm.

Hiç de öyle değilmiş. Hayatı çok zorlu geçmiş. Soyadının gereğini yapamamış. Yazının giriş paragrafı da Buyrukçu’nun kendi dilinden öyküsü.

Aşçılık, sütçü yamaklığı, kunduracı çıraklığı, gazetecilik, inşaat işçiliği, fresecilik, pedalcılık, kalorifercilik, kâtiplik ve İstanbul Toprak Mahsulleri Ofisi'nde memurluk yapmış. Birçok iş kolundan ekmek parası kazanmış. Sanat hayatına, kapıcı olarak çalıştığı Son Telgraf'ta yayımlanan öyküleriyle başlamış.

Salâh Birsel’in günlüğündeki gibi ayakkabısının bağcığını bağlayamayacak birine benzemiyor. Buyrukçu’nun son yılları da çileli geçmiş. Sağlık sorunlarıyla boğuşmuş. Son bir yılını evinde yaşam destek ünitesine bağlı olarak geçirmiş. Eşi Misli Hanım, galiba Alzheimer hastasıymış. Buyrukçu'nun öldüğünü fark etmeyip, uyuyor diyerek üzerine battaniye örtmüş. 

Muzaffer Buyrukçu’nun vefatını wilipedia.org şöyle vermiş:
“26 Ağustos 2006 günü evinden gelen kötü kokular nedeniyle komşularının ihbarı sonucu yapılan polis aramasında İstanbul’un Gaziosmanpaşa ilçesi Bağlarbaşı Mahallesi, Menekşe Sokak'taki evinde ölü bulundu. Birlikte yaşadığı eşi Misli Hanım'ın Alzheimer hastalığı nedeniyle Buyrukçu'nun ölümünün farkına varmadığı, uyuduğunu sandığı için üzerini battaniye ile örttüğü, ölümün beş gün önce gerçekleştiği anlaşıldı.”

Cenazesi, oğlunun yurtdışından gelişiyle 28 Ağustos 2006 günü Teşvikiye Camisi'nde kılınan ikindi namazı sonrası Zincirlikuyu mezarlığında toprağa verilmiş.

Türk edebiyatının üretken yazarlarındandı. Öyküde asıl yapmak istediğini şöyle anlatmış:
“Öyküde asıl yapmak istediğim nedir biliyor musunuz? Yaşam kadar eşsiz, yaşam kadar sıcak, güzel, verimli, yaşam kadar zengin, yaşam kadar doğurgan, yaşam kadar saygın, yaşam kadar kutsal, yaşam kadar kudretli, yaşam kadar soylu, yaşam kadar yüce, yaşam kadar coşkulu, deli, çılgın verimlerin üzerine ölümsüz yapılar oturtmak… Hiç, eski püskü, sakızlaşmış, paspaslaşmış, çürümüş, bir yana itilmiş malzeme kullanmamak, benimle birlikte edebiyata giren, orda var olan, büyüyen, çoğalan “sözcük aileleri”ni, “sözcük imparatorlukları”nı öykülerimin aracılığıyla okurlara sunma onuruna ermek…”

Hayat bu, istediğimizi değil, istediğini sunar. Buyrukçu’nun ayakkabısından nerelere savruldum. Edebiyatın dehlizlerinde nice öyküler derin uykuda. Cahit Sıtkı Tarancı, ölüm karşısındaki duruşunu ifade ettiği dizelerde ne diyordu:
“Korkacak ne var bunda,
Bir parça metin olmak yeter.”

“Ben ölürsem ölürüm birşey değil” diyen de Cahit Sıtkı’dır:
“Ben ölürsem ölürüm bir şey değil;
Ne olursa garip eşyama olur.
Bir hayır sahibi çıkar mı dersin,
Mektuplarımı iade edecek?
Ya kitaplarım, ya şiir defterim?
Yanarım bakkal eline düşerse.
Kim bilir bu döşek de kimler yatar,
Hangi rüyaları örter bu yorgan!
El sırtında böyle zarif duramaz,
Ismarlamadır elbisem, pardesüm;
Her ayağa göre değil kunduram;
Bu kravat ben bağladıkça güzeldir;
Bu şapkayı kimse böyle giyemez.”

Herkesin ayağı kendi kundurasında rahat eder. Başkasının kundurasını giymedim. Bağlıklarımı da kendim bağladım. Kundurasını bağlamasını bilmeyen birini hiç duymamıştım. Duyduklarım bana yetti. Cemal Süreya, o akşamüstü laflamasında, olsa olsa dostu Muzaffer Buyrukçu’nun soyadına esprili gönderme yapmıştır dedim.